Bu ojeyi ilk sürdüğüm günü hatırlıyorum. Ortaköy'de bir kız beni durdurmuş ve ojemin numarasını sormuştu! Şaşırmıştım ama sanki her gün başıma geliyormuş gibi sakin bir şekilde "Pastel 11" dedim. Ah, sen de mi şekerim? der gibi baktım, coolluğuma sağlık :)
Bu oje benim de ilk 3ümde yer alıyor. Vallahi sürdüğüm zaman bakmalara doyamıyorum:)
Koyu bir lacivert, hatta biraz ışıltılı. 2 kat sürmenizi tavsiye ederim. Çevrenizde hala keşfetmemiş olan varsa, gelecek sorulara da hazırlıklı olun:)
S.
1 mühendis, 2 hukukçu, 3 arkadaş bir araya gelmiş. Biri yazmış, biri çizmiş, biri gezmiş görmüş; en sonunda bu blogda buluşmuşlar. Akıllarına esenleri, kalplerinden geçenleri, beğenilerini, eleştirilerini, hayatlarına dair her şeyi burada biriktirmeye karar vermişler.
11 Aralık 2012 Salı
5 Aralık 2012 Çarşamba
Tak Takıştır
Bütün yaz bileklerimizi boş bırakmadık. Fosforlu yeşiller, pembeler, sarılar, şıkır şıkır bileklikler...
O kadar çok bileklik taktık ki neredeyse bileklerimiz görünmedi :)
Kış geldi, artık uzun kollu giyiyoruz diye bu sevdamızdan vazgeçmeyelim, çünkü bu sene uzun kollu kazaklarımızı, gömleklerimizi de biraz kısaltarak giyiyoruz. Dirseklere kadar kıvırarak, ya da çekerek bileklerimizi yine açıkta bırakıyoruz.
O açık bileklerin hakkını vermek için de, N ve ben sizler için bazı modeller seçtik :)
Bu bilekliklerden siz de almak isterseniz, hemen en yakın Mango'ya akın edebilirsiniz! :)
S.
O kadar çok bileklik taktık ki neredeyse bileklerimiz görünmedi :)
Kış geldi, artık uzun kollu giyiyoruz diye bu sevdamızdan vazgeçmeyelim, çünkü bu sene uzun kollu kazaklarımızı, gömleklerimizi de biraz kısaltarak giyiyoruz. Dirseklere kadar kıvırarak, ya da çekerek bileklerimizi yine açıkta bırakıyoruz.
O açık bileklerin hakkını vermek için de, N ve ben sizler için bazı modeller seçtik :)
Bu bilekliklerden siz de almak isterseniz, hemen en yakın Mango'ya akın edebilirsiniz! :)
S.
2 Aralık 2012 Pazar
Onun Aşkı Bana XL
Bazen insanları hayatımıza o kadar almak isteriz ki
gözümüzde çok büyütürüz. Yanlışlarını kusurlarını görmek istemeyiz. Hele ki
hislerimiz kontrolsüz bir şekilde derinleştiyse, arkadaşlarımızın görüşlerini
bile istemeden de olsa kulak arkası ederiz. O insanı nasıl görmek istiyorsak
öyleymiş gibi davranırız.
O kadar hayal kurarız ki bazen hayalini kurduğumuz şeyleri
yaşamış gibi hissederiz. Onun bir bakışına derin anlamlar yükleyip, ağzından
çıkan her sözü itinayla dinleyip aslında hiç ilgilenmiyormuş gibi yaparız. Biri
onun adını andığında sanki dünya durur; yanında başka ismi duyduğunuz zaman da
bir anda tersine dönmeye başlar. Çevresindeki herkes ondan hoşlanıyormuş da
kimse onu rahat bırakmıyormuş gibimize gelir. Çok sevdiğimiz birini onun
yanında görünce kinlenip bir anda düşman oluruz.
Eğer buraya kadar yazdığım her şey sizin de başınıza
geldiyse; siz de benim gibi platonik aşıksınız. Hem de körü körüne. Söyleyeceklerim
daha bitmedi. Umuyorum buradan sonra yazacaklarım sizin için geçerli değildir.
Ya adını duyunca kalp atışlarımızın hızlandığı, durduğu ya
da yavaşladığı o tek kişi bizim sevgimizin bir damlasını bile hak etmiyorsa?
Benim hikayem böyle devam ediyor. On tane gönlünüz olsa bir
tanesini bile vermeyeceğiniz biri belki de. Ama ben tek gönlümü ona verdim…
Gereksiz egoist, fazla kibirli, çevresindeki herkesi yönetebileceğini düşünen
kadın düşmanına! Sesini duyduğumda büyülendiğim insanın aslında hiç de hayal
ettiğim gibi biri olmadığını öğrendim dün. Daha doğrusu her gün kendime
söylediğim ama içten içe inanmadığım ya da bir türlü kabul etmek istemediğim
gerçekle karşılaştım. Aslında böylesi daha iyi oldu. Peki neden canım bu kadar
acıyor? Arkadaşlarımın bana anlattığı hikayeler neden şimdi gerçekçilik
kazanmaya başladı? Henüz bu sorulara cevap bulamadım. Fakat başka şeylerin
farkına vardım!
Açıkçası mütevazi olamayacağım. Arkadaşlarım arasında
sevilen, sözü geçen biriyimdir. Bir buçuk yıldır neden kalbime söz geçiremedim
bilmiyorum ama ben değerli biriyim. Bu zamana kadar değer verdim ve gerçekten
değer gördüm. Neden değersiz biri için değersiz hissedeyim! Çevremdeki insanlar
beni gerçekten seviyorlar ki dün bu olayları öğrendiğimdeki ve sonrasındaki tutumlarıyla
bunu kanıtladılar.
Tabi ki hemen geçmeyecek. Tabi ki her Göksel-Uzaktan çıktığı
zaman o gelecek aklıma. Tabi ki onu gördüğümde dünya duracak. Ama artık daha
hızlı ve ileriye dönmeye başlayacak. Çünkü durduğunda ya da geriye döndüğünde o
kadar çok şey kaybettim ki şimdi onları tekrar kazanmalıyım.
Bunca yıllık platonik aşk tecrübelerime dayanarak bir iki
laf da siz takipçilerimize söylemek istiyorum… Eğer birisinin yanında değersiz
hissediyorsanız; orda işiniz yok! Eğer arkadaşlarınız size “sana göre değil”
diyorsa; haklılık payları olabilir. Çünkü onlar olayları duyguyla değil
mantıkla değerlendiriyor. Sizin görmek istemediklerinizi görüp, duymak
istemediklerinizi duyuyorlar.
Vee son olarak eklemek istediğim bir şey daha var. Ben
bugüne kadar ilişkiler konusunda hiç yanılmadım. Arkadaşlarıma hep
harika tavsiyeler verdim. Dediklerimi yapmayanlar pişman olup “haklıymışsın!”
dediler. Ama derseniz ki madem öyle sen niye ters köşeye yattın. O sorunun da
cevabını hala aramaktayım…
G
Kış Ojelerimin En yenisi
Kış ojesi olur muymuş hiç
demeyin, çünkü benim için yazın rafa kalkan siyah ojem kışın gelmesiyle
buzdolabındaki yerini aldı. -Buzdolabında ojenin ne işi var diyenler için: Annemle verdiğim uzun bir mücadelenin
ardından yaklaşık 50 ojemi anında buzdolabına taşıdım bunun sebebi ojelerimin
soğuktayken ilk aldığım günkü gibi akışkan kaldığını fark etmiş olmam. Siz de
daha iki kere kullandığınız ojenin o ilk günkü kıvamını yitirmesinden nefret
ediyorsanız ve annenizle aranızda geçecek ufak bir tartışmayı göze alıyorsanız
ojelerinizi buzdolabınızda tutmanızı şiddetle öneririm.-
Yatakta yarın ne giyeceğimi
düşünürken yeni aldığım pembe bluzde karar kılmam ve iki dakika sonra
tırnaklarımda kırmızı oje olduğu gerçeğiyle yüzleşmem ne büyük hayal
kırıklığı.. Hangimizin başına gelmemiştir ki? Sırf bu hayal kırıklığını
yaşamamak, ojelerle giyecekleri kombinlemekle uğraşmamak için hangimiz en
sevdiği renk yerine french tercih etmek zorunda kalmadı ki:)) Hem ayrıca hangi
erkek french sevmez ki??
E bunların hepsi birleşince ben de genelde tercihimi french den yana kullandım ama artık çok sıkıldım ve değişik bir french denedim hepinize de tavsiye ederim :) Üstelik benim için yapması hem kolay hem eğlenceliydi :)
Flormarın grisi 417 ve yine
flormarın siyahı 313 kullandım kızlar, ilk olarak iki kat gri sürüp daha sonra
klasik french tekniği ile siyah ojemi sürdüm. İlk denemem olduğu için biraz
sıkıntı yaşadım siz siz olun kuruduktan sonra üstüne şeffaf oje sürmeyi
unutmayın yoksa benim gibi herşeyi en baştan yapmak zorunda kalırsınız.
Sanırım bütün yaz normal french tercih etmiş olmam yetmezmiş gibi bütün kış da bunu tercih edeceğim ;)
N'den gri siyah
28 Kasım 2012 Çarşamba
Şafak Vakti
Evet üniversiteye gidiyorum.. Evet hukuk okuyorum ve evet vampirleri özellikle Twilight'ı seviyorum. Hatta fanıyım diyebilirim :)
Arkadaşlarımın isyanlarına rağmen vampirlere sempatimin kurtulamıyorum napayım elimde değil:)
Edward'ın Bellaya olan aşkı.. O kendini tutmaları hadi ama hangi kız istemez kimin hoşuna gitmez, duygularını okşamaz, kalbini ısıtmaz ki.. Düşünsenize vampirisiniz kanla besleniyorsunuz, öptüğünüzde derinin altından akan kanı hissediyorsunuz ama ona zarar gelmesin birşey olmasın diye dayanıyorsunuz hangimiz istemez böylesine seven birini :)
Gel gelelim 5 senelik uzun bir maceranın sonuna Şafak Vakti'ne !!!
Şafak Vakti kitabının çıktığı günü daha dün gibi hatırlıyorum, final dönemimdi benim ders çalışmam gerekiyordu fakat aylardır beklediğim kitap sonunda raflardaki yerini almıştı, kitabı almak için daha fazla bekleyemedim sınavdan çıktığım gibi kendimi D&R'da buldum. Almakla bitmedi tabi öyle bir okumalıydım ki araya hiçbir şey girmemeliydi. O yüzden tuttum kendimi finallerimin bitmesini bekledim ve son finalimin ardından eve geldim kendimi odama kapadım okumaya başladım okudukça heyecanlarım daha da hızlandım bitirdim bu sefer sıra filmini beklemeye geldi.
Beni vampirlerle, imkansız aşkla, muhteşem fiziğe sahip kurtadamlarla tanıştıran Twilight'ın son filmine geçen hafta gitme fırsatı bulabildim. En az kitabı aldığım günkü kadar heycanlıydım ama bu sefer asıl heycanım sonunun ne olacağı değil de savaş sahnesinin nasıl olacağıydı. Beklediğimden de fantastik bir sahneyle karşılaştım. Önce Carlisle'ın kafası koptu , sonra Jasper'ın Alice'in gözleri önünde ölüşünü izledim. Kitabı okuyalı çok zaman olmuştu ama boyle bitse hatırlardım dedim, nasıl ölebilirler diye isyan ettim sonunda aslında hepsinin Alice'in öngörüsü olduğunu anlayınca bir rahatladım.. Resmen kitabı okuyan beni bile ters köşe yaptıklarını farkettim. Demem o ki son filmin ilk bölümü beni ne kadar hayal kırıklığına uğrattıysa bu finalide o kadar hoşuma gitti. Hele ki bir sahne var hep Edward'ı desteklemiş olan ben bile eridim gittim. Jacob Charlie'ye, Bella'nın durumunun artık farklı olduğundan bahsediyordu. Ustünü çıkarırken bir yandan da "bu dünya senin sandığın gibi bir dünya değil" dedi ve ben tam o sırada Jacob'ın o -sıcak ve kaslı diyeceğim çünkü mükemmel o vücudun yanında az kalabilir- vücudunu görmüş olmanın etkisiyle sinemada olduğumu unutup "nasıl bir dünyaymış o ya" diye bağırdım. Arkadaşlarımın yanı sıra sinemanın yarısının da bana dönüp güldüğünü farkettim ama bence o vücudu görenin vermesi gereken normal bir tepki idi:))
Konu vampir olunca söyleyecek daha çok şeyim var The Vampire Diaries ve Being Human hakkında yazacaklarım var :) Stefan mı Damon mı?? Vampir mi Kurtadam mı?? Hepsi hakkında söyleyeceklerim var...
N'den vampirlere dair...
Arkadaşlarımın isyanlarına rağmen vampirlere sempatimin kurtulamıyorum napayım elimde değil:)
Edward'ın Bellaya olan aşkı.. O kendini tutmaları hadi ama hangi kız istemez kimin hoşuna gitmez, duygularını okşamaz, kalbini ısıtmaz ki.. Düşünsenize vampirisiniz kanla besleniyorsunuz, öptüğünüzde derinin altından akan kanı hissediyorsunuz ama ona zarar gelmesin birşey olmasın diye dayanıyorsunuz hangimiz istemez böylesine seven birini :)
Gel gelelim 5 senelik uzun bir maceranın sonuna Şafak Vakti'ne !!!
Şafak Vakti kitabının çıktığı günü daha dün gibi hatırlıyorum, final dönemimdi benim ders çalışmam gerekiyordu fakat aylardır beklediğim kitap sonunda raflardaki yerini almıştı, kitabı almak için daha fazla bekleyemedim sınavdan çıktığım gibi kendimi D&R'da buldum. Almakla bitmedi tabi öyle bir okumalıydım ki araya hiçbir şey girmemeliydi. O yüzden tuttum kendimi finallerimin bitmesini bekledim ve son finalimin ardından eve geldim kendimi odama kapadım okumaya başladım okudukça heyecanlarım daha da hızlandım bitirdim bu sefer sıra filmini beklemeye geldi.
Beni vampirlerle, imkansız aşkla, muhteşem fiziğe sahip kurtadamlarla tanıştıran Twilight'ın son filmine geçen hafta gitme fırsatı bulabildim. En az kitabı aldığım günkü kadar heycanlıydım ama bu sefer asıl heycanım sonunun ne olacağı değil de savaş sahnesinin nasıl olacağıydı. Beklediğimden de fantastik bir sahneyle karşılaştım. Önce Carlisle'ın kafası koptu , sonra Jasper'ın Alice'in gözleri önünde ölüşünü izledim. Kitabı okuyalı çok zaman olmuştu ama boyle bitse hatırlardım dedim, nasıl ölebilirler diye isyan ettim sonunda aslında hepsinin Alice'in öngörüsü olduğunu anlayınca bir rahatladım.. Resmen kitabı okuyan beni bile ters köşe yaptıklarını farkettim. Demem o ki son filmin ilk bölümü beni ne kadar hayal kırıklığına uğrattıysa bu finalide o kadar hoşuma gitti. Hele ki bir sahne var hep Edward'ı desteklemiş olan ben bile eridim gittim. Jacob Charlie'ye, Bella'nın durumunun artık farklı olduğundan bahsediyordu. Ustünü çıkarırken bir yandan da "bu dünya senin sandığın gibi bir dünya değil" dedi ve ben tam o sırada Jacob'ın o -sıcak ve kaslı diyeceğim çünkü mükemmel o vücudun yanında az kalabilir- vücudunu görmüş olmanın etkisiyle sinemada olduğumu unutup "nasıl bir dünyaymış o ya" diye bağırdım. Arkadaşlarımın yanı sıra sinemanın yarısının da bana dönüp güldüğünü farkettim ama bence o vücudu görenin vermesi gereken normal bir tepki idi:))
Konu vampir olunca söyleyecek daha çok şeyim var The Vampire Diaries ve Being Human hakkında yazacaklarım var :) Stefan mı Damon mı?? Vampir mi Kurtadam mı?? Hepsi hakkında söyleyeceklerim var...
N'den vampirlere dair...
Etiketler:
aşk,
breaking dawn,
imkansız,
kurtadam,
sinema,
şafak vakti,
twilight,
vampir
27 Kasım 2012 Salı
Neyin gıdası bu kardeşim?!
Moralimiz bozulduğunda, çok mutlu olduğumuzda,
sıkıldığımızda ya da gayet de etrafta biraz ses olsun diye müzik dinleriz. Kimi zaman içimizi
kıpır kıpır eder, kimi zaman depresyona sürükler. Kafamızı dağıtmamıza yardım
ettiği gibi, kafamızı toplamamızı odaklanmamızı sağlar. Bazen şarkıların
anlamına dalar gideriz, bazen de bir o kadar anlamsız gelir ki.
Ben de herkes gibi müzik dinlemeyi çok seviyorum. Hatta
bayılıyorum. Ders çalışırken, uyurken, yürürken, otobüste, uçakta sürekli müzik
dinlerim. Mp3’ümü de ona göre seçtim tabii ki :) Şarjı uzuuuun süre gidiyor. Bi
de ben pek takıntılıyımdır. Sadece bir şarkı indirebilmek için 6 saat
internette dolaşmışlığım vardır. Ödevlerim için bu kadar uğraşıp detaylı arama
yapmışlığım yoktur.
Öyle zamanlar gelir ki şarkıları fazla önemseriz ve içinden
bir cümle seçer hayat felsefesi yaparız. Ya da benim gibi vahim durumda olan melankolikler
olarak “Aha işte bu şarkı beni anlatıyor be abi” deriz. ( Mesela Göksel –
Uzaktan dinlerken hep “ öyle uzaktaaaan uzaktan hiç konuşmadaaaan nasıl da
bağladın beni” diyerek kendimden geçerim )
Bu kadar hayatımızın içine işlemiş, onsuz olmaz diyeceğimiz
şey için boşuna RUHUN GIDASI dememişler öyle değil mi?
Bu da G'nin ilk yazısı :))
Etiketler:
melankolik,
mp3,
müzik,
parça,
ruhun gıdası,
şarkı
22 Kasım 2012 Perşembe
Spor: Koşmalı Oyunlar!
Onlar ki uzun derslerin ve sıkıcı akşamların kurtarıcısı
olarak bellediğimiz akıllı telefon oyunlarımız, onlar ki arkadaş ortamının yeni
rekabet konuları… Evet, onlar koşmalı zıplamalı, rekor kırma amaçlı Iphone
oyunları! Benim kullanmayı sevdiğim bir deyişle: Koşmalı oyunlar!
İnanın bu oyunlarda koştuğumun milyonda birini gerçekte
koşmuş olsaydım, şimdi diyet yapmama gerek kalmazdı, fit bir vücudum olurdu. Bu
oyunlarda koştuğumun yarısını gerçekten koşabilseydim eğer, Olimpiyatlara
giderdim! Sabah akşam, sıcak soğuk demeden, vize final önemsemeden koşuyorum
arkadaş! Ve evet biliyorum, yalnız değilim. Ve biz, binlerce insan, yanılıyor
olamayız!
İlk göz ağrım Temple Run’dı. O kâbuslarıma girebilecek
güçteki ÖCÜlerden kaçmak için kahramanımızı bir oraya bir buraya sürükledim.
Sonrasında Running Fred’le tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, Fred’i oğlum olsa
ancak bu kadar sevebilirim. O güzelim turuncu saçlarını, kötü kurukafadan kurtarmak
için çok emek harcadım. En uzun soluklu oynadığım koşmalı oyun olarak, yeri hep
ayrı kalacak!
Üçüncü koşmalı oyun da Subway Surfers. Metroda grafiti yapmaya
çalışırken bekçiye yakalanan gençlerimizin koşturmasına ortak oluyorum burada
da. Yol üzerindeki güçlendiricileri toplayıp, rekorlara imza atabiliyorsunuz.
En resmi ve en asil koşmalı oyunumuz da Agent Dash! Diğer
oyunlarda hep birilerinden kaçarken yakası paçası dağılan kahramanlarımıza
inat, Agent Dash coolluğundan asla ödün vermiyor ve karizmatik takım elbisesi
içinde maceradan maceraya atılıyor.
Ben mi? Ben de, bu soğuk havalarda, pijamalarımla ve bir
fincan çayımla, şarjımın götürdüğü yere kadar onlara eşlik ediyorum.
Spor olarak koşmalı oyunları tercih ediyorum!
S.
Etiketler:
agent dash,
Iphone,
koşmak,
koşmalı,
koşu,
oyun,
running fred,
spor,
subway surfers,
temple run
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


