11 Aralık 2012 Salı

Pastel 11

Bu ojeyi ilk sürdüğüm günü hatırlıyorum. Ortaköy'de bir kız beni durdurmuş ve ojemin numarasını sormuştu! Şaşırmıştım ama sanki her gün başıma geliyormuş gibi sakin bir şekilde "Pastel 11" dedim. Ah, sen de mi şekerim? der gibi baktım, coolluğuma sağlık :)

Bu oje benim de ilk 3ümde yer alıyor. Vallahi sürdüğüm zaman bakmalara doyamıyorum:)

Koyu bir lacivert, hatta biraz ışıltılı. 2 kat sürmenizi tavsiye ederim. Çevrenizde hala keşfetmemiş olan varsa, gelecek sorulara da hazırlıklı olun:)

S.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Tak Takıştır

Bütün yaz bileklerimizi boş bırakmadık. Fosforlu yeşiller, pembeler, sarılar, şıkır şıkır bileklikler...
O kadar çok bileklik taktık ki neredeyse bileklerimiz görünmedi :)
Kış geldi, artık uzun kollu giyiyoruz diye bu sevdamızdan vazgeçmeyelim, çünkü bu sene uzun kollu kazaklarımızı, gömleklerimizi de biraz kısaltarak giyiyoruz. Dirseklere kadar kıvırarak, ya da çekerek bileklerimizi yine açıkta bırakıyoruz.
O açık bileklerin hakkını vermek için de, N ve ben sizler için bazı modeller seçtik :)
Bu bilekliklerden siz de almak isterseniz, hemen en yakın Mango'ya akın edebilirsiniz! :)
S.



2 Aralık 2012 Pazar

Onun Aşkı Bana XL



Bazen insanları hayatımıza o kadar almak isteriz ki gözümüzde çok büyütürüz. Yanlışlarını kusurlarını görmek istemeyiz. Hele ki hislerimiz kontrolsüz bir şekilde derinleştiyse, arkadaşlarımızın görüşlerini bile istemeden de olsa kulak arkası ederiz. O insanı nasıl görmek istiyorsak öyleymiş gibi davranırız.

O kadar hayal kurarız ki bazen hayalini kurduğumuz şeyleri yaşamış gibi hissederiz. Onun bir bakışına derin anlamlar yükleyip, ağzından çıkan her sözü itinayla dinleyip aslında hiç ilgilenmiyormuş gibi yaparız. Biri onun adını andığında sanki dünya durur; yanında başka ismi duyduğunuz zaman da bir anda tersine dönmeye başlar. Çevresindeki herkes ondan hoşlanıyormuş da kimse onu rahat bırakmıyormuş gibimize gelir. Çok sevdiğimiz birini onun yanında görünce kinlenip bir anda düşman oluruz.

Eğer buraya kadar yazdığım her şey sizin de başınıza geldiyse; siz de benim gibi platonik aşıksınız. Hem de körü körüne. Söyleyeceklerim daha bitmedi. Umuyorum buradan sonra yazacaklarım sizin için geçerli değildir.

Ya adını duyunca kalp atışlarımızın hızlandığı, durduğu ya da yavaşladığı o tek kişi bizim sevgimizin bir damlasını bile hak etmiyorsa?

Benim hikayem böyle devam ediyor. On tane gönlünüz olsa bir tanesini bile vermeyeceğiniz biri belki de. Ama ben tek gönlümü ona verdim… Gereksiz egoist, fazla kibirli, çevresindeki herkesi yönetebileceğini düşünen kadın düşmanına! Sesini duyduğumda büyülendiğim insanın aslında hiç de hayal ettiğim gibi biri olmadığını öğrendim dün. Daha doğrusu her gün kendime söylediğim ama içten içe inanmadığım ya da bir türlü kabul etmek istemediğim gerçekle karşılaştım. Aslında böylesi daha iyi oldu. Peki neden canım bu kadar acıyor? Arkadaşlarımın bana anlattığı hikayeler neden şimdi gerçekçilik kazanmaya başladı? Henüz bu sorulara cevap bulamadım. Fakat başka şeylerin farkına vardım!

Açıkçası mütevazi olamayacağım. Arkadaşlarım arasında sevilen, sözü geçen biriyimdir. Bir buçuk yıldır neden kalbime söz geçiremedim bilmiyorum ama ben değerli biriyim. Bu zamana kadar değer verdim ve gerçekten değer gördüm. Neden değersiz biri için değersiz hissedeyim! Çevremdeki insanlar beni gerçekten seviyorlar ki dün bu olayları öğrendiğimdeki ve sonrasındaki tutumlarıyla bunu kanıtladılar.

Tabi ki hemen geçmeyecek. Tabi ki her Göksel-Uzaktan çıktığı zaman o gelecek aklıma. Tabi ki onu gördüğümde dünya duracak. Ama artık daha hızlı ve ileriye dönmeye başlayacak. Çünkü durduğunda ya da geriye döndüğünde o kadar çok şey kaybettim ki şimdi onları tekrar kazanmalıyım.

Bunca yıllık platonik aşk tecrübelerime dayanarak bir iki laf da siz takipçilerimize söylemek istiyorum… Eğer birisinin yanında değersiz hissediyorsanız; orda işiniz yok! Eğer arkadaşlarınız size “sana göre değil” diyorsa; haklılık payları olabilir. Çünkü onlar olayları duyguyla değil mantıkla değerlendiriyor. Sizin görmek istemediklerinizi görüp, duymak istemediklerinizi duyuyorlar.

Vee son olarak eklemek istediğim bir şey daha var. Ben bugüne kadar ilişkiler konusunda hiç yanılmadım. Arkadaşlarıma hep harika tavsiyeler verdim. Dediklerimi yapmayanlar pişman olup “haklıymışsın!” dediler. Ama derseniz ki madem öyle sen niye ters köşeye yattın. O sorunun da cevabını hala aramaktayım…

G

Kış Ojelerimin En yenisi


Kış ojesi olur muymuş hiç demeyin, çünkü benim için yazın rafa kalkan siyah ojem kışın gelmesiyle buzdolabındaki yerini aldı. -Buzdolabında ojenin ne işi var diyenler için:  Annemle verdiğim uzun bir mücadelenin ardından yaklaşık 50 ojemi anında buzdolabına taşıdım bunun sebebi ojelerimin soğuktayken ilk aldığım günkü gibi akışkan kaldığını fark etmiş olmam. Siz de daha iki kere kullandığınız ojenin o ilk günkü kıvamını yitirmesinden nefret ediyorsanız ve annenizle aranızda geçecek ufak bir tartışmayı göze alıyorsanız ojelerinizi buzdolabınızda tutmanızı şiddetle öneririm.-

Yatakta yarın ne giyeceğimi düşünürken yeni aldığım pembe bluzde karar kılmam ve iki dakika sonra tırnaklarımda kırmızı oje olduğu gerçeğiyle yüzleşmem ne büyük hayal kırıklığı.. Hangimizin başına gelmemiştir ki? Sırf bu hayal kırıklığını yaşamamak, ojelerle giyecekleri kombinlemekle uğraşmamak için hangimiz en sevdiği renk yerine french tercih etmek zorunda kalmadı ki:)) Hem ayrıca hangi erkek french sevmez ki??

E bunların hepsi birleşince ben de genelde tercihimi french den yana kullandım ama artık çok sıkıldım ve değişik bir french denedim hepinize de tavsiye ederim :) Üstelik benim için yapması hem kolay hem eğlenceliydi :)

Flormarın grisi 417 ve yine flormarın siyahı 313 kullandım kızlar, ilk olarak iki kat gri sürüp daha sonra klasik french tekniği ile siyah ojemi sürdüm. İlk denemem olduğu için biraz sıkıntı yaşadım siz siz olun kuruduktan sonra üstüne şeffaf oje sürmeyi unutmayın yoksa benim gibi herşeyi en baştan yapmak zorunda kalırsınız.

Sanırım bütün yaz normal french tercih etmiş olmam yetmezmiş gibi bütün kış da bunu tercih edeceğim ;)
 
N'den gri siyah

28 Kasım 2012 Çarşamba

Şafak Vakti

Evet üniversiteye gidiyorum.. Evet hukuk okuyorum ve evet vampirleri özellikle Twilight'ı seviyorum. Hatta fanıyım diyebilirim :)
Arkadaşlarımın isyanlarına rağmen vampirlere sempatimin kurtulamıyorum napayım elimde değil:)
Edward'ın Bellaya olan aşkı.. O kendini tutmaları hadi ama hangi kız istemez kimin hoşuna gitmez, duygularını okşamaz, kalbini ısıtmaz ki.. Düşünsenize vampirisiniz kanla besleniyorsunuz, öptüğünüzde derinin altından akan kanı hissediyorsunuz ama ona zarar gelmesin birşey olmasın diye dayanıyorsunuz hangimiz istemez böylesine seven birini :)

Gel gelelim 5 senelik uzun bir maceranın sonuna Şafak Vakti'ne !!!
Şafak Vakti kitabının çıktığı günü daha dün gibi hatırlıyorum, final dönemimdi benim ders çalışmam gerekiyordu fakat aylardır beklediğim kitap sonunda raflardaki yerini almıştı, kitabı almak için daha fazla bekleyemedim sınavdan çıktığım gibi kendimi D&R'da buldum. Almakla bitmedi tabi öyle bir okumalıydım ki araya hiçbir şey girmemeliydi. O yüzden tuttum kendimi finallerimin bitmesini bekledim ve son finalimin ardından eve geldim kendimi odama kapadım okumaya başladım okudukça heyecanlarım daha da hızlandım bitirdim bu sefer sıra filmini beklemeye geldi.
Beni vampirlerle, imkansız aşkla, muhteşem fiziğe sahip kurtadamlarla tanıştıran Twilight'ın son filmine geçen hafta gitme fırsatı bulabildim. En az kitabı aldığım günkü kadar heycanlıydım ama bu sefer asıl heycanım sonunun ne olacağı değil de savaş sahnesinin nasıl olacağıydı. Beklediğimden de fantastik bir sahneyle karşılaştım. Önce Carlisle'ın kafası koptu , sonra Jasper'ın Alice'in gözleri önünde ölüşünü izledim. Kitabı okuyalı çok zaman olmuştu ama boyle bitse hatırlardım dedim, nasıl ölebilirler diye isyan ettim sonunda aslında hepsinin Alice'in öngörüsü olduğunu anlayınca bir rahatladım.. Resmen kitabı okuyan beni bile ters köşe yaptıklarını farkettim. Demem o ki son filmin ilk bölümü beni ne kadar hayal kırıklığına uğrattıysa bu finalide o kadar hoşuma gitti. Hele ki bir sahne var hep Edward'ı desteklemiş olan ben bile eridim gittim. Jacob Charlie'ye, Bella'nın durumunun artık farklı olduğundan bahsediyordu. Ustünü çıkarırken bir yandan da "bu dünya senin sandığın gibi bir dünya değil" dedi ve ben tam o sırada Jacob'ın o -sıcak ve kaslı diyeceğim çünkü mükemmel o vücudun yanında az kalabilir- vücudunu görmüş olmanın etkisiyle sinemada olduğumu unutup "nasıl bir dünyaymış o ya" diye bağırdım. Arkadaşlarımın yanı sıra sinemanın yarısının da bana dönüp güldüğünü farkettim ama bence o vücudu görenin vermesi gereken normal bir tepki idi:))
Konu vampir olunca söyleyecek daha çok şeyim var The Vampire Diaries ve Being Human hakkında yazacaklarım var :) Stefan mı Damon mı?? Vampir mi Kurtadam mı?? Hepsi hakkında söyleyeceklerim var...
N'den vampirlere dair...



27 Kasım 2012 Salı

Neyin gıdası bu kardeşim?!



Moralimiz bozulduğunda, çok mutlu olduğumuzda, sıkıldığımızda ya da gayet de etrafta biraz ses olsun diye müzik dinleriz. Kimi zaman içimizi kıpır kıpır eder, kimi zaman depresyona sürükler. Kafamızı dağıtmamıza yardım ettiği gibi, kafamızı toplamamızı odaklanmamızı sağlar. Bazen şarkıların anlamına dalar gideriz, bazen de bir o kadar anlamsız gelir ki.

Ben de herkes gibi müzik dinlemeyi çok seviyorum. Hatta bayılıyorum. Ders çalışırken, uyurken, yürürken, otobüste, uçakta sürekli müzik dinlerim. Mp3’ümü de ona göre seçtim tabii ki :) Şarjı uzuuuun süre gidiyor. Bi de ben pek takıntılıyımdır. Sadece bir şarkı indirebilmek için 6 saat internette dolaşmışlığım vardır. Ödevlerim için bu kadar uğraşıp detaylı arama yapmışlığım yoktur.

Öyle zamanlar gelir ki şarkıları fazla önemseriz ve içinden bir cümle seçer hayat felsefesi yaparız. Ya da benim gibi vahim durumda olan melankolikler olarak “Aha işte bu şarkı beni anlatıyor be abi” deriz. ( Mesela Göksel – Uzaktan dinlerken hep “ öyle uzaktaaaan uzaktan hiç konuşmadaaaan nasıl da bağladın beni” diyerek kendimden geçerim )

Bu kadar hayatımızın içine işlemiş, onsuz olmaz diyeceğimiz şey için boşuna RUHUN GIDASI dememişler öyle değil mi?

Bu da G'nin ilk yazısı :))

22 Kasım 2012 Perşembe

Spor: Koşmalı Oyunlar!


Onlar ki uzun derslerin ve sıkıcı akşamların kurtarıcısı olarak bellediğimiz akıllı telefon oyunlarımız, onlar ki arkadaş ortamının yeni rekabet konuları… Evet, onlar koşmalı zıplamalı, rekor kırma amaçlı Iphone oyunları! Benim kullanmayı sevdiğim bir deyişle: Koşmalı oyunlar!

İnanın bu oyunlarda koştuğumun milyonda birini gerçekte koşmuş olsaydım, şimdi diyet yapmama gerek kalmazdı, fit bir vücudum olurdu. Bu oyunlarda koştuğumun yarısını gerçekten koşabilseydim eğer, Olimpiyatlara giderdim! Sabah akşam, sıcak soğuk demeden, vize final önemsemeden koşuyorum arkadaş! Ve evet biliyorum, yalnız değilim. Ve biz, binlerce insan, yanılıyor olamayız!

İlk göz ağrım Temple Run’dı. O kâbuslarıma girebilecek güçteki ÖCÜlerden kaçmak için kahramanımızı bir oraya bir buraya sürükledim. Sonrasında Running Fred’le tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, Fred’i oğlum olsa ancak bu kadar sevebilirim. O güzelim turuncu saçlarını, kötü kurukafadan kurtarmak için çok emek harcadım. En uzun soluklu oynadığım koşmalı oyun olarak, yeri hep ayrı kalacak!

Üçüncü koşmalı oyun da Subway Surfers. Metroda grafiti yapmaya çalışırken bekçiye yakalanan gençlerimizin koşturmasına ortak oluyorum burada da. Yol üzerindeki güçlendiricileri toplayıp, rekorlara imza atabiliyorsunuz.

En resmi ve en asil koşmalı oyunumuz da Agent Dash! Diğer oyunlarda hep birilerinden kaçarken yakası paçası dağılan kahramanlarımıza inat, Agent Dash coolluğundan asla ödün vermiyor ve karizmatik takım elbisesi içinde maceradan maceraya atılıyor.

Ben mi? Ben de, bu soğuk havalarda, pijamalarımla ve bir fincan çayımla, şarjımın götürdüğü yere kadar onlara eşlik ediyorum.

Spor olarak koşmalı oyunları tercih ediyorum!

S.